DEWLETA NETEWE, ZANİST, HUNER Û HEQÎQET
Xwediyên herî kevin ên têgîna dîn û xwedê ango elîtên Rojhilata Navîn, ji her kesî baştir dizanîbûn xwe neavêjin bextê vî dîn û xwedayê hegemonên nû, wê nikaribin bijîn
Abdullah Öcalan
Pozitivizm büyük bir belirsizlik ve cehaletle milletin durumunu bilim ve sanatın en üstün hali olarak göstermeye çalışır. Kapitalist modernite bu yüzle piyasaya en büyük yalanı koymuştur. Sonuna kadar objektif, objektif ve bilimsel olmakta ısrarlıdır. Ulus devlet tüm gücünü bu propagandaya ayırır. Çok büyük bir akademik dünya yaratıyor. Tarihte hiçbir dinin ve tanrının (kral ve meşruiyetinin) başaramadığı mitolojisi ve propagandası, bu modernite döneminde uygulanmakta ve piyasaya sürülmektedir. Ahlaki ve siyasi gözler tamamen yok edildiğinden, anlam merkezleri yok edildiğinden, bu mitlere ve propagandalara aldanacak neredeyse hiçbir beyin ve kalp kalmamıştır.
Pozitivizmin sanat ve bilim çerçevesi, 1970’lerden sonraki krizde yer aldı çünkü sözde gerçeği dile getiren maskelerinin düştüğü gerçeğiyle karşı karşıya kaldılar. Bu, ulus-devlet dogmatizminin bölünmesiyle yakından ilgilidir. Olan, ilk aydınlanmanın kalan karanlık noktalarında ikinci bir aydınlanmadır. Ulus-devlet, mühendislik projeleriyle toplumsal doğayı yok etmekte, gerçek gerçeği çarpıtmakla kalmayıp, algısını ve anlayışını da çarpıtmaktadır. Fenomen yok edildiğinde, algısı ve anlayışı da zarar görür.
Sosyal bilimin ortaya çıkan gerçeklerinden biri, toplumun tarihselliğidir. Ulus-devlet, sosyal tarih yerine, tarih olarak yönetici bir burjuva elitinin mitsel bir inşasını sunar. Eleştirdiği dini ve mitolojik tarihten çok gerçek dışı olduğunun farkında değil. Avrupa’nın sosyal bilimi çoğu zaman resmi ideoloji, en geri mitolojik ifade haline gelir. Tüm bilimsel iddialarına rağmen metafiziktir. Bilimin durumu sanatın durumundan farklı değildir. Kapitalizm için ek varlıklar haline geldiler. Bilim ve sanat geliştikçe, bilimin hakikat değeri kaybolur. Felsefenin hakikat bilimi olarak tasfiyesi ve dolayısıyla anlam bakımından başarısızlığı, toplumun maddi ve fiziki yıkımı kadar felaketlere de yol açmaktadır. Felsefesiz bir toplum, hakikatten kopuk bir toplumdur. Bu aynı zamanda toplumun bir nesneler ve şeyler koleksiyonu haline geldiği anlamına gelir. Nesne toplum, bir alet çantası gibi koruma yeteneklerini tamamen kırmış, her türlü sömürüye açık toplumdur. Bir toplumun kendini koruma yeteneğini kaybetmesi kadar büyük bir felaket düşünülemez. Ulus devlet toplumu savunmasız bırakır ve böylece toplumun sorunlarının onuncu büyük unsuru haline gelir.
Amsterdam-Hollanda ve Londra-Britanya ulus devleti stratejik bir araç olarak geliştirdiğinde, ne yaptıklarını biliyorlardı. Aralarında ne kadar tehlikeli bir canavar yaratabileceklerini biliyorlardı. Bu canavarın zararını sınırlamak, en azından bireyleri ve toplumu korumak için bazı yasal ve demokratik önlemleri azaltmadılar. Bu yurt içi baz içindir. Dünyanın yüzeyinde (Avrupa diyarı da adına dahildir), Pandora’nın Kutusundan çıkan kötülükler gibi yayıldılar. Bununla eski toplum ile yeni Avrupa’yı böldüler ve hegemonyaları altına alabildiler.
Aptal Alman ideologları ve Fransız pozitivist bilim adamları kendilerinin çok bilge olduklarını biliyorlar, bu Pandora adamını kutsadılar ve onu gerçek bir tanrıymış gibi modern panteonun içine sürüklediler. Kapitalist modernitenin etkisi altına giren her yönetici elit, yeni tanrı putlarını bu yeni modellere göre inşa etti ve eskilerinin yerini aldı. Din ve tanrı kavramının en eski sahipleri, yani Ortadoğu’nun seçkinleri, kendilerini bu dinin ve yeni hegemonların tanrısının kaderine bırakmamaları gerektiğini, hayatta kalamayacaklarını herkesten iyi biliyorlardı.
“Ortadoğu’da Medeniyetin Çöküşü ve Demokratik Medeniyetin Çözümü”nden (4. Kitap)